Evet, görünüşte, yargı makamında Anayasa Mahkemesi üyeleri ve Cumhuriyet Başsavcısı, sanık sandalyesinde de Ak Parti oturuyor olacak ama, bundan böyle Türkiye'de görünmeyen bir yargı sürecinin işleyeceği de kesin.

O, yargının yargılandığı millet vicdanıdır.

İsterseniz, yarından itibaren medyamız, o güncel kamuoyu nabzını ölçen anketlerine başlasın. Ak Parti davasının görüldüğü süre boyunca, görüntülü – yazılı bütün medya başlarda şu soruyu sorsun:

-Ak Parti'ye kapatma davası açılmasını doğru buluyor musunuz?

-Ak Parti'nin adil yargılanacağına inanıyor musunuz?

Sonra, yargı kararı çıksın. Kapanma kararı ya da kapanma isteğine red durumunda şu sorular sorulsun:

-Ak Parti hakkında verilen kapatılma kararını onaylıyor musunuz?

-Ak Parti hakkında verilen kapatılmanın reddi kararını onaylıyor musunuz?

Soralım bu soruları.

Bu soruların net cevabının bile şimdiden tahmin edilebileceğini düşünüyorum.

Çünkü bu süreç başladığından beri millet vicdanı kanıyor.

İnsanlar Yassıada mahkemelerinin “Sizi buraya getirenler böyle istiyorlar” iklimine gidip geliyorlar.

Yargının araçsallaştırıldığı – siyasi operasyon için kullanıldığı kanaati o kadar derin bir toplum yönelişi ki...

Ak Parti'nin bir biçimde tasfiye edilmesini isteyenlerin son raddede umut bağladığı ve heyecanla arkasında duruyor göründüğü bir yargı manzarası hakim şu anda ortama...

Mesela, kamuoyunun, aynı anda ortaya çıkan “oy birliği ile kabul” kararından çok, 7-4 denklemine odaklanması Anayasa Mahkemesi bünyesinde oluşan üye denklemine yönelik kuşkuyu ifade etmiyor mu?

Kesin olan bir şey var ki bu süreçte....

Yargı yargılanacak!

Yargı tartışılacak!

Bu kaçınılmaz.

Bunun, tıpkı askeri darbelerin askere bedel ödetmesi gibi, Yargıya bir bedel ödeteceği kesin.

Bunun, Yargı'ya, bir siyasi kampın, rakipleri tasfiye için devreye soktuğu operasyon aracı imajı yükleyeceği kesin.

Dünyadan bakıldığında da olay, “siyasi kavgaların mahkemelere taşınması niteliğinde ibretlik bir vaka” gibi okunuyor. (bkz. Joost Lagendijk'in Taraf'tan Yasemin Çongar'a verdiği mülakat)

Peki bu durum kimi kaygılandıracak?

Yüksek yargı mensuplarının, bu durumdan kaygı duymaları gerekiyor mu?

Kaygı ve saygı...

Önümüzdeki süreçte en çok kullanılacak iki kelime bunlar olacak.

Yargı kararına saygı duymalı!”

Bu ifade bile, artık bir operasyonel anlam taşıyor.

Sanki saygı duyulmayacağı kesin bir karar çıkacak ve birileri, bu karara yönelik kaçınılmaz tepkilerin önünü kesmek için “Yargıya saygı” kuralını istismar etmek istiyor. Şu anda ”Yargıya saygı” söyleminin en çok, Ak Parti gibi zorlu bir rakipten ya da “düşman”dan kurtulmak isteyen çevrelerin dilinde dönüp dolaşması anlamsız olmasa gerek.

Görünen o ki, Ak Parti ile ilgili kapatma davasında “Yargı” saygıdan çok kaygılara konu olacak.

Yargı'nın bir ülkenin ve devletin en saygın kurumu olması hayati önem taşıyor.

Yargı kararı deyince yürekler durulmalı.

Ama Türkiye'de siyasi operasyonlara konu olan Yargı uygulaması, bu saygınlığı yaralıyor.

Belki, Yargı'yı böyle bir tartışmalı konumdan kurtarmak için de Meclis'in ve hükümetin harekete geçmesi akla gelebilir. Çünkü Meclis, sistemin koordinatlarını belirleyen yasama organı, hükümet de toplumla devletin buluştuğu yürütme erkinin temsilcisidir.

Ama şu anda Türkiye'deki vakıa, Yargı'nın yasama ile de yürütme ile de sorunlu bir ilişki içinde bulunmasıdır. Meclis'in yarıdan çoğunu oluşturan partinin kapatılmasını, o partinin kurduğu hükümetin yargılanır hale gelmesini temsil ediyor Yargı... Yani, sizi yargılayanın daha sağlıklı işlemesi için çare aramak gibi bir ironik durum söz konusu...

Türkiye, “Bu işin içinden nasıl çıkılır?” sorusunun cevabını ararken, kesin olarak bir “Yargı reformu” gündemi ile buluşacaktır.

Er veya geç.

Ak Parti davasının, “Yargı” tartışması içinde toplumu, “Yargı reformu” konusunda bilinçlendireceği ve bileyeceği kesin.

Ak Parti'nin şu andaki misyonu çok daha hayati hale gelmiştir.

Üzülmek, telaşlanmak yerine, “Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşmesi” gibi bir büyük mücadeleyi, demokrat aydınlarla ve toplumla birlikte yürütmek...

Bence günün misyonu bu.

Ahmet TAŞGETİREN

2 Nisan 2008, Bugün

 

.

 

 

Evet, hepimiz bıktık usandık gün aşırı gelen bu şoklardan, krizlerden, çalkantılardan... Yıllarca siyasette yaprak kıpırdamayan Kuzey Avrupa ülkelerine imreniyoruz

 

Ahh, biz de bir bakanın bir yolsuzluğunun ya da bir seks skandalının "yılın olayı" olduğu o ülkeler gibi olabilsek, diyoruz. Tek istediğimiz huzur, güven, istikrar içinde kendi işimize bakmak. Ama olmuyor bir türlü; rejim savaşları, çeteler, muhtıralar, darbeler, siyasi cinayetler, krizler, tepemizin üstünde dönen koca bir hortum gibi, kendi küçük özel hayatlarımızla birlikte hepimizi çekip içine alıyor. Doğru, hepimiz artık isyan halindeyiz.

Ama unutmayalım ki, olumlu bir yanı da var yaşadığımız bütün bu altüst oluşların. İstikrarsızlık yaşıyoruz, çünkü eski istikrar bozulmadan, farklı bir düzeyde yeni bir istikrar kurmak mümkün olmuyor. Ve biz artık eski "istikrarı" istemiyoruz. Üstelik bu değişimi hızlı gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü geç başlamışız ve treni kaçırmamak için, gelişmiş dünyayla uygun adım gidebilmek için acele etmemiz şart.

O yüzden de, yetmiş-seksen yıldır biriken reformları son yirmi yılda yapmaya çalışıyoruz ve doğal olarak habire çalkalanıyoruz. Yarın öbür gün Anayasa Mahkemesi Ak Parti'nin kapatma davasını reddetti ve bu krizi atlattık diyelim. Rahat edeceğimizi mi sanıyorsunuz? Hayal kurmayın. Ya hemen ardından hükümet Kürt sorununda radikal bir siyasi atak yaparsa ne olacak?

Birileri vatan elden gidiyor, diye birilerini kışkırtmayacak mı? O birileri de ellerindeki bütün imkanlarla, basın, STK, yargı, Allah ne verdiyse, yeni bir saldırıya kalkışmayacak mı? Ya Ergenekon davası çok rahatsız edici yerlere doğru uzanıyor gibi olursa? Besbelli ki, yine hep birlikte çalkalanacağız, hem de öyle böyle bir çalkantı olmayacak bu. Şu anda rafa kalkan sivil anaya çalışmaları yeniden canlanırsa; 27 Mayıs Anayasası ile kurulan bürokrasi iktidarını kaldırılma yönünde değişiklikler gündeme gelirse, işte asıl kıyamet o zaman kopacak.

Hükümet doğru dürüst bir yerel yönetim reformu yapmaya, devlet personel rejimini değiştirip, tasarlandığı gibi 500 bin kişilik bir "çekirdek memur kitlesi" dışındakileri devlet memuru statüsünden çıkarmaya kalkışırsa, bürokratik iktidar "mevzilerini korumak için" canını dişine takıp direnmeyecek mi? Kıbrıs'ta görüşmeler yeniden başlar ve şimdiye kadar AB üyeliğinin önündeki en önemli engel olan "Kıbrıs sorunu" çözülme yoluna girerse, AB karşıtları'nın elleri armut mu toplayacak? Kısacası daha çok çalkantı yaşayacağız; çünkü daha yapılması gereken çok iş var. Ne var ki, atlattığımız her "kriz"le birlikte aşılanıyoruz; bağışıklık sistemimiz güçleniyor; provokasyonlara karşı daha bir kül yutmaz hale geliyoruz.

Bu süreç ilerleyecek; ama sancılı, ama sancısız... Değişim politikaları halkın büyük kesiminin desteğini alıyor. Devletin bir kesimi de gördü değişim ihtiyacını ama henüz direnen büyük bir kesim var. Sancının azalması büyük ölçüde, devletin içinde daha geniş bir kesimin değişimin kaçınılmazlığını görmesine bağlı. Değişimin gerekliliği ve kaçınılmazlığı, devletin geniş kesimleri tarafından ne kadar çabuk kabul edilir ve içselleştirilirse acılarımız o kadar çabuk son bulacak. O zaman farklı bir düzeyde; yeni bir istikrar kurulacak. Biz de herkes gibi normal bir hayata kavuşacağız.

 

GÜLAY GÖKTÜRK

23.03.2008

BUGÜN

 

.

Fırtına bir türlü durulmuyor. PKK saldırıyor, asker saldırıyor, insanlar ölüyor. Mesele hiçbir yere gitmiyor. Gencecik insanlar ölüyor sadece. Anneleri anadillerinde ağıt yakıyor. 90’lı yılların ortalarına doğru şiddetlenen çatışmalarda sıkça gördüğümüz sahneler bugünlerde tekrarlanıyor. Demek ki o günden beri hiçbir gelişme kaydedememişiz.

Diyarbakır’da yaşanan patlamanın ardından zaten sıcak olan gündem kor haline geldi. Yine ağıtlar ve hiçbir derde deva olmayan söylemler..

Farkında mısınız bu saldırılar yaşama şeklimizi değiştirmeye başladı. Eskiden beri sayıları az diye görmezden geldiğimiz şovenistler artık daha kalabalık bir grup ve daha gür seslerle ülkede birlikte yaşayan  halkların arasına nifak tohumları serpmeye çalışıyorlar. Bu hep böyleydi evet. Yeni olan şey ise giderek daha fazla
insanın bunlara inanıyor olması. Birlikte yaşayıp, gerektiğinde vatanı korumak için birlikte ölen, aynı sofrayı paylaşan, kız alıp kız veren, birlikte türkü söyleyen, okuyan, yazan, velhasılı Türkiye’de ortak bir kültürden söz edebilir ise bunu birlikte meydana getiren topluluklar birbirlerinden nefret etmeleri için kamçılanıyorlar.

11 Eylül saldırılarının ardından ABD’de yaşayan insanların, gördükleri herkesten şüphelenmeye başlamasının nedeni de bununla aynı idi. Korku, insanları savunma mekanizması geliştirmeye itiyor ve kendileri gibi olmayan herkesi düşman olarak görmeye başlıyorlar. Bu da Bush gibi adamların işine geliyor elbette. Kendi tahakkümlerini sürdürmek için insanların korkularını kullanıyorlar.

Birkaç saat kadar önce Ankara’da idim. Türk bir arkadaşım tarafından hediye edilen poşumu kaşkol niyetine kullanarak Kürt bir arkadaşım ile Ankara sokaklarını adımladım. Bunca yıldır kullandığım poşu ilk kez ben rahatsız edecek bakışlara maruz kalmamı sağladı. Tedirgin oldum.

Ne oluyoruz?

Dünyanın her tarafında bu oyun oynanıyor. Daha dün yanıbaşımızda, Irak’ta, insanların birbirinden nefret edip öldürmeye başladığını görmedik mi? Daha dün İsrail’e karşı omuz omuza savaşan HAMAS ve El-Fetih bugün birbirlerine düşmediler mi? Dünyanın etkin ülkelerinden biri olmaya doğru giden Pakistan birkaç saldırı ile tamamen güçsüz bırakılmadı mı? Biz bunların hepsini gördük ve bütün bunlar olurken yapmayın siz kardeşsiniz dedik. Bugün aynı şeyleri ülkemizde yaşıyoruz.

Giderek büyüyen ve giderek söylemden çıkıp eyleme dökülen emperyalizm karşıtlığı kanaat önderlerinin canını sıkıyor. ABD karşıtlığının en yoğun olduğu Türkiye’nin daha güçlü bir ülke olmasının engellenmesi elbette emperyalistler için büyük önem taşıyor.  Bu ülke yıllarca terör ile

korkutuldu. Bu korkudan beslenen sistem önümüze yasaklar koydu. Sıkı yönetimin lokal uygulaması olan olağanüstü hal kavramından kurtulalı daha kaç yıl oldu ki?

Türkiye’nin geçirdiği değişim evresinin sonunda meydana gelecek büyük açılımların önü yaşayacağımız korkular ile kesilecektir. Polise daha geniş yetkiler, askere daha fazla müdahale izni, insanların yaşadığı korkuların sonucunda kabul ettirilebilir ancak.

Diyarbakır’da yapılan saldırının hedefi, bu ülkedeki kardeşlik müessesesidir. Bu toprakların mayası İslam’dır. İnsanları birbirine bağlayan en önemli etken budur. Misyoner faaliyetlerle, kültürel saldırılarla yapılamayanlar bugün bombalarla yapılmaya çalışılıyor. Her kim olursa olsun –hangi taraf olursa olsun demiyorum çünkü bu ülkede taraf yoktur- bu oyuna gelirse kendi hayatını, yaşama alanını daraltacak demektir. Bu kısır döngü bizi kimsenin evden çıkamadığı, herkesin birbirinden korktuğu günlere doğru götürecektir.
Bize düşen dün kardeş olduğumuz insanlarla bugün de kardeş olmamız gerektiğini hatırlamaktır. Hangi dilde yakılırsa yakılsın ağıtlar insanın canını acıtır                                                       

 

    EDİP OZAN KARAOĞLU

     www.istisnai.net

.

« Önceki ::