Profesyonel öğrencilik hayatımın on altıncı yılını doldurmak üzereyim. Profesyonel dememin elbette bir sebebi var. Kendimi ve hayatı idrak etmeye başladığımdan beri neredeyse kendi ağırlığım kadar kitap taşımakla başladım bu işe. Sürekli bana bilgiler yüklemeye çalıştılar. Kimi zaman başardım, kimi zaman başaramadım. Bazı zamanlar severek öğrendim,bazı bilgileri ise bünyem kaldırmadı hatta kustum içimdekileri. Nitekim sancılı bir başlangıç oldu benim için. Zaman geçti, yaşım sayı boncuklarıyla gösterilmeyecek kadar büyüdü. Ama ben hala öğrenciydim. Başarılarım herkesin başarısı oluyor, başarısızlıklarım ise bana yükleniyordu. Başarılıysam öğretmenlerimin, arkadaşlarımın, ailemin etkisi konuşuluyordu. Ama başarısızsam çalışmıyordum, tembeldim. Ya da ciddiye almıyordum meseleyi, idrak edememiştim eğitim ve öğretimin önemini. Tüm bunlar vesilesiyle başarısızdım. Çalıştığım zaman tabiri caizse adam yerine konuluyordum. Ciddiye alıyordu herkes beni. Öğretmenlerim başımı okşuyor, arkadaşlarım daha bir candan yaklaşıyorlardı bana. Başarısız olduğumda ise pısırığın teki oluyordum, ortada öylece dolaşan bir fazlalık oluyordum. Velhasıl çalışmak, insan yerine konulmanın teminatıydı.Çalışmıyorsam ciddiye alınmıyor, çalışırsam el üstünde tutuluyordum. Daha ilkokuldan beri en arka sıralar tembel öğrencilerin yeri olmamış mıdır? Oysa ben hep en arkalara gözümü dikmiştim. Çünkü kendini bilmez bazı hocalarımın numaralarına hiç alışamamıştım. Çünkü onlar ders anlatıyor numarası yapıyorlardı, bizde anlıyor numarası yapıyorduk. İngilizceyi hem lise hazırlıkta hem üniversitede okumuş olmama rağmen halledememiş olmam bu yüzden değil mi?Bu yüzden değil mi, ilkokuldan beri matematik okumama rağmen, üniversitede matematik dersinden kalmam? Bu yüzden değil mi ki lisede gördüğüm derslerin hiçbir yararını görmemiş olmam? Zamanımız numaralarla geçti kısacası. Resim dersine fizik öğretmenim girdi, müzik dersine din kültürü öğretmenim… Beden eğitimi dersinde ise matematik sorusu çözdürüldü bana. Sonucunda İsmail YK dinleyebilecek kadar müzik bilgim oluştu, iki ekmek alabilecek kadar da matematik bilgim… ‘Hello’ diyecek kadar İngilizce öğrenebildim, futbolda rakip futbolcunun ayağını kırmayacak kadar da beden eğitimi… Birileri bana öğretmiş gibi yaptı, ben de birilerine öğrendim gibi yaptım. Ama esasen ne ben öğrenebildim, ne de birileri bana öğretebildi. Elimizde kalan, en değerli vaktimizi kaybettiğimiz gerçeğiydi… Gelin görün ki bu çarpıklık üniversitede de devam etti. Büyük bir heyecanla geldiğim ilim yuvasına karşı umutsuzdum artık. Birileri ilk derslerde gelip, kendi bilgisiyle övündü, anlatamadı bazılarıysa. Sınavlar gelip çattığında ise ‘Çalışmıyorsunuz gençler, haksız mıyım?’ diye sordular bize. Evet hocam! Siz haksızsınız. Aklı başı yerinde olan, hanımefendi ya da beyefendilere çocuk gibi davranıp, her ders onları ezmeye kalkıştınız. Ne de olsa öğrencidir diyerek çalışmadığımızdan dem vurdunuz. Bunu yaparken ise kendinizi hiç sorgulamadınız. ‘Anlatabiliyor muyum?’ sorusundan geçtim ‘Teşvik edebiliyor muyum?’ diye bile sormadınız. Üstelik “öğrencileri döktüğünüzü” söyleyip, moral bozdunuz. Öğrencilerin beyninlerini çalıştıramadığını söyleyip, onlara zavallı gibi muamele ettiniz. Evet Hocam! Siz haksızsınız. Siz Anlatıyor numarası yapmasaydınız, biz de anlıyor numarası yapmayacaktık.
İnsan doğduğu andan itibaren savaşmaya başlar diyor bir kitabında İsmet ÖZEL. Ana rahminden çıktıktan hemen sonra, büyük bir oksijen baskısına maruz kalırız. Ciğerleriniz onu hazmetmeye çalışırken, doğum yaptıran kadının darbesi, hayatta yiyeceğiniz tokatların ilkidir ve en hafifidir. Çünkü o acıyı hissettiğinizde annenizin kucağında bulacaksınız kendinizi. Sizi savunan birileri olacaktır ilk anda. Acınızı dindirecek, sizi savunacak birileri olacaktır ve belki de siz bunun verdiği güvenle daha da acılı ağlayacaksınız.
Zaman geçip yaşınızı başınızı aldığınızda devam edecektir savaş. Bu sefer her yönden, çeşitli taktiklerle üstünüze gelen düşmanlarınız olacak. Ve işin kötüsü sizi savunacak, sizin için savaşacak birileri olmayacak. Yalnız kalacaksınız. Her zaman kendiniz savaşacak, yenildiğinizde bunun acısını siz çekeceksiniz. Evet, sizi destekleyenler olacak, sizin için fedakârlık yapanlar çıkacak karşınıza. Ama bu yalnız olmadığımız anlamına gelmeyecek. Acı çekilecekse siz çekeceksiniz, sevinilecekse buna yalnız siz sevineceksiniz. Çünkü acının ve sevincin gerçek manasını sadece siz bileceksiniz ve çevrenizdekiler sadece bu acının veya sevincin yansımalarını bilecek ve bu yansımalara sevinecek-üzülecek.
Bir annenin yavrusunu kaybetmesinin acısını sadece o anne bilecektir. Çünkü o annenin yavrusuna vermiş olduğu değeri sadece kendisi bilecektir. Ya da bir gencin sevdiğini kaybetmesinin acısını sadece o bilecektir. Çünkü o sevgilinin değerini sadece o genç bilecektir. Bizim o genci anladığımızı söylememiz ise onun olayının yansımasını yaşamamızdır. Damdan düşenin halini damdan düşlen anlar sözü burada biraz sığ kalmaktadır. Çünkü iki insanın, yaşadıkları aynı olaya verdiği değer farklıdır. Burada o iki insanın birbirini anladığını söylememiz yanlış olmaz mı? Başörtüsü yüzünden okulunu bırakan bir kı zı da hiç anlamayacağız. Onun yanlış yaptığını söyleyip okuluna devam etmesi gerektiğini dile getireceğiz. Onun başörtüsüne verdiği değeri hiç anlamayacağız. Okula devam etmesi gerektiğini söyleyenlere göre, okula devam etmek için başörtüsünden bir miktar taviz verilir. Ama okulunu bırakan bir genç kız içinse başörtüsü için okuldan taviz verilir. Bu noktada ayrılan düşünceleri düşündüğümüzde şimdiye kadar bu konuya destek verenlerle başörtüsü için okulunu bırakabilen genç kızların düşüncesi hiç kesişmedi. Ya da ortak noktaları çok azdı diyelim. Çünkü iki grup için taviz verilecek şeyler farklıydı. Yani başörtülüleri desteklediğimizde bile onlar yalnızdı.
İnsan doğduğu andan itibaren savaşır ve yalnızdır. Sadece birilerinin desteğini görürüz ama acıyı biz çeker sevinci biz yaşarız. Yalnızız…
(* Peyami Safa üstada saygılarımla…)
Yoğun bir günün ardından yorulmuş bir vaziyette haberlere bakınırken, spikerin heyecanlı dudaklarından dökülen haber ilk başta ilgimi çok fazla çekmemişti. Haber özetle şuydu: Abant İzzet Baysal Üniversitesinde Amerika'nın Irak'ı işgalinin 5. yıldönümü nedeniyle bir basın açıklaması yapmak isteyen bir grup öğrenciye jandarma ve üniversitenin güvenlik görevlileri müdehale etti. Hem de ne müdehale! Yumruk, tekme, tokat... Ardından 15 öğrencinin gözaltına alınması. Öğrencilerin Yurtsever Cepheye dahil olduklarını söylemeyi unutmuyor tabi spiker. Bu görüntüleri gören çevremdeki ona yakın arkadaşım da öğrencilere bir yığın küfür edip, oh olsunlar çekmeyi unutmuyorlar. Ve benim habere olan ilgim burada başlıyor.
Burada anlatmak istediğim Yurtsever Cephenin faaliyetleri değil. Keza, onların bir çok görüşüne katılmadığımı belirtmeliyim. Zaten basın açıklaması yapmak için izin almadıklarını da anlayabiliyoruz olan bitenlerden. Yani yasal olmayan bir şey yapmaya çalıştıklarını. Yalnız burada bir nokta var. Arkadaşlarım onlara sadece komünist olmaları münasebetiyle küfürler ediyor, oh olsunlar çekiyorlardı. O an Yurtsever Cephenin Amerika'nın Irak'ı işgalini protesto ediyor olması çok da önemli değildi onlar için. Çünkü protesto eden komünistti ve onlar komünistleri hiç sevmiyorlardı. Bir yandan da Amerika' ya küfretmeyi ihmal etmiyorlardı arkadaşlarım. Çünkü Amerika'da müslümanlara zulmediyor, Irak' da çocukları vuruyor, Afganistan'da insanlara işkence yapıyordu. Oysa onlar da komünistlerle aynı şeyleri söylüyorlardı o an için. Arkadaşlarımın unuttuğu şey şuydu: Doğru her zaman doğrudur. Ne zaman söyleniyor olması, kim tarafından söyleniyor olması mühim değildir. Çünkü doğru tektir ve kim söylerse söylesin onun önemini gölgeleyememektedir.
Ne yazık ki hala bu tecrübeyi yakalayabilmiş değiliz. Bizler takım tutar gibi görüş ve fikir tutuyoruz. Olayı her zaman siyasallaştırıyor, kutuplaşmalara sebep oluyoruz. Tuttuğumuz fikirleri sonuna kadar savunuyor, nesnel bir biçimde değerlendirme yapamıyoruz. Düşünceleri hemen kategorize ediyor, ve onun etki alanını daraltıyoruz. İnsanlar eşit olmalı dediğimizde, komünist olduğumuzu sanıyorlar, bir toplumun gelişmesi için ahlak önemli bir yer teşgil eder dediğimizde, dindar olduğumuz söyleniyor, bir ülkenin gelişimi için yabancı sermaye de önemlidir dediğimizde ise liberal olup çıkıyoruz. Bunların hepsini savunduğumuzda ise insanların gözünde ne olduğu belli olmayan birer fert olup çıkıyoruz. Yukarı da dediğimiz gibi insanları kategorize etmekten bir türlü kurtulamıyoruz.
Mesela bir dindar, Filistin' de çocuklar ölüyor insanlık ölüyor, yardım çağrısında bulunduğunda neden solcu kesim ses çıkarmaz. Oysa ki solun temelinde insanlığın eşitli ve refahı vardır. Dindarlar böyle bir çağrıda bulunduğunda ses çıkarmamalarının sebebi elbette ki bu görüşe katılmamaları değil. Katılmamalarının sebebi bu çağrıyı dindar insanların yapıyor olması. Ya da bir komünist Irak'ın işgalini protesto ettiğinde neden diğer kesimin insanları ses çıkarmaz. Oysa ki, kimse bu işgali kabul etmiyor. Ya da milliyetçi camia milli sermayenin öneminden bahsederken kimse ses çıkarmaz.
Bence bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak gerekir. Doğruyu kim söylerse söylesin katılmamız gerektiği vatan sevgisini de gösterir bence. Katılmamamız da içinde bulunduğumuz grubun ve çıkarlarımızın sevgisini gösterir.
« Önceki ::