Bugün Türk demokrasi tarihi açısından önemli bir gelişme yaşandı. Ak Parti hakkında Yargıtay başsavcısının Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu kapatma davasının, mahkeme tarafından görüşülmesi yönündeki karar açıklandı. Bundan sonraki süreçte Ak Parti, ön savunma metnini hazırlayıp Mahkeme’ye sunacak.
Olağandışı bir süreç yaşanmıyor. Bunun hepimiz farkındayız. Türkiye’de var olan konjöktür hakkında temel seviyede bile olsa fikri olan herkes, sürecin ‘olması gerektiği’ şekliyle devam ettiğini ve edeceğini tahmin edebilir. Her ne kadar kaybeden güzel memleketim olsa da...
Ak Parti’nin kapatılması ile ilgili Mahkeme’ye sunulan iddianame, Türk siyaseti ve hukukundaki temel sancılara, toplumsal ve kimlik çekişmelerinin hepsine numune olacak nitelikte. Bu vesile ile savcımızı ve kıymetli ekibini tebrik etmekten başka bir şey söylemek abesle iştigal... Elimize, üzerine konuşacağımız, yazacağımız, düşüneceğimiz bir hayli malzeme geçti.
İddianamede, Recep Tayyip Erdoğan’ın laikliğe aykırı sözleri olarak ortaya konanlar arasında şu madde oldukça ilginç ve üzerinde düşünülmeye değer: “...Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne kadar “din bir üst kimliktir” ifadesi kullanmadığını vurgulayarak, “Üst kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır ve bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama buna rağmen bazıları anlamak istemiyor. Yine söylüyorum, din bir çimentodur ve şu anda en önemli birleştirici unsurumuzdur. Tarih boyunca bu böyledir….” diye söylediği...”
Yukarıdaki sözün lakiliğe aykırı olarak addedilmesi, bu ülkenin bir vatandaşı olarak beni ziyadesiyle üzdü.
Bir savcı, yani toplumda adaleti temsil etmesi gereken mercilerden biri, bu ifadelerin altına imza attı. Yargıtay başsavcısı ve ekibi hiç mi tarih okumadılar dersiniz? Eğitim hayatları boyunca sosyoloji denen alan ve bu toplumun temel dinamikleri hakkında hiç mi kafa yormadılar? Gaye toplumsal bütünlüğü ve huzuru sağlamaksa din gerçeği karşısındaki bu mesafeli duruş da ne oluyor?
Dinin, bu toprakları anlamadaki en önemli unsurların başında geldiği gerçeğini laikliğe aykırılık gerekçesi ile iddianameye koymak, başlıbaşına bir sistem sorunudur, mevcut bürokratik yapının sağduyu eksikliğinin bir örneğidir. Türk modernleşme tarihinin geldiği noktadır. Türk modernleşmesinin, elit tabaka tarafından üstlenilen ve halkı ‘eğitme’ amacının güdüldüğü bir misyonu vardı. Hep beraber Batılılaşacaktık. Medeniyetimiz değişecekti, kültürümüzü ‘update’ edecektik, halkımız ‘insanca’ yaşayacaktı. Halk vehametin farkında değildi, onu kendine getirme görevi de geçen haftaki yazımda arz ettiğim gibi bu ülkenin ‘sahiplerinindi’.
Cumhuriyet tarihini bu süreçten ayrı düşünemeyiz. Bilakis, modernleşme sürecimizdeki önemli mihenk taşlarından biri olarak değerlendirmek mümkün. Mevcut sistem kurulurken, Batılılaşma misyonunun devam ettirilmesi amaçlandı ve bunu yaparken din ile sistem arasına mesafe konuldu. Din, sistemin izin verdiği ölçüde yaşanabilecek bir olgu idi. Diyanet’i de sistem kurardı, dini de sistem yaşatırdı... Ulus-devlet inşasında dini, milliyetçi hedefleri için ‘referans’ alan devrim ruhu, dini yaşama adı altında yapılan ‘aşırı’ davranışları ‘irtica’olarak tavsif etti. Elitler, dinin sisteme herhangi bir vesileyle ‘dokunmasına’ izin vermedi.
Dine ve kaidelerine her daim ‘ihtiyatla’ yaklaşmak, hangi dertlerimize deva oldu diye sormak gerekiyor bu noktada. Bu sorunun cevabında bir neslin, yani cumhuriyet neslinin geçmişi yatıyor.
Ulus-devlet kavramı ‘mitleştirilmeye’ çalışıldı; “10 milyon genç yaratıldı” memleketin dört bir yanından. Hepimiz Türk olmuştuk, kimliklerimiz aynileştirilmeye çalışılmıştı. Eşit haklara sahip olmuştuk, hepimiz aynı Türk devletinin mensupları olmuştuk. Bu hedefle yola çıkıldı çıkılalı seneler geçti, geride kalan yıllara bakalım acaba ne kadar eşit haklara sahip olabilmiştik?
Dinin önemi, ihmal edilemeyecek derecede gün yüzüne çıkmış vaziyette. Bunu, aktaracağım şu vaka ile örneklemem mümkün: Geçen aylarda, DTP’nin kara harekatını protesto etmek için organize ettiği miting gerçekleşti. Mitingte ilginç bir vaka yaşandı: Bir imam başının üstünde Kur’an-ı Kerim ile meydandakileri, yaşananlara karşı ‘uyardı’. Bugüne kadar böylesine hiç rastlandı mı bilmiyorum ama DTP, tabanını iyiden iyiye kaybetmeye başladığını; hatta tabanından Ak Parti yönüne kaymalar olduğunu farketti. Güneydoğu’daki varlığının dinden bağımsız olamayacağını gördü.
İslam’ı, sosyolojik bir olgu olarak değerlendirmek niyetinde değilim. Derdim, insanların hassasiyetlerini gözardı ettiğimizde zahiren ortaya çıkan sıkıntıları resmetmek. Katı laiklik anlayışı ile toplumun bunaltılması hiçbirimize yaramıyor. Gerek fikir dünyamızda, gerek ekonomimizde, gerek siyasetimizde bir atıllık zuhur ediyor. Atıllıktan öte, vaktimizi israf ediyoruz. Kaybeden Türkiye oluyor, kaybeden bu toprakların fertleri oluyor.
Kazanan kim oluyor peki...
.
1 yorum yazılmıştır
Yazan:gseyhun | Tarih: 2008-04-03 16:09:16Konu: kazanan kim
kazanan tabiki bu ülkeyi bölmeye çalışan dış mihraklar. Biz izin verdikçe emellerine ulaşacaklar.
Bağlantı » »