Memleket sancılı günler yaşıyor. Türkiye, hakettiği konuma gelme gayesi ile hedefine doğru ilerliyorken, ülkenin ‘asıl’ sahibi olan bürokrasi yine devreye girdi ve halkın neredeyse yarısının teveccühünü kazanmış olan iktidar partisine kapatma davası açtı. Ülke gündemi birden değişiverdi. Artık ne Ergenekon’u konuşuyoruz, ne de ekonomiyi. Başörtüsü meselesini unuttuk, rektörlerin tavırları gündemden düştü. Devletin kendi vatandaşına reva gördüğü haksızlıklar devam ediyor. Hala 82 model anayasa ile ‘adaleti’ tesis ettiğimizi zannediyoruz. Ve biz hala parti kapatmakla uğraşıyoruz...
Yaşananların Ak Parti ile sınırlanamayacak düzeyde olduğunu aklı başında olan herkes biliyor. Şunun farkındayız ki, halkı adam etme gayesi güdenlerle halk arasındaki uçurum yeni değil. Devletin bekçileri kimler derseniz, aklımızı başımıza getirecek olanlar; millet ise onların yolundan yürümesi gereken kitle... ‘Eski’ değerlerin yerini ‘çağdaş’ olanlarla ikame edecek olanlar da ülkenin ‘hakiki’ mensupları değil mi zaten?.. Anlayacağımız, yeni değil bizi ‘düşünenlerle’ aramızda var olan dert, modernleşme tarihimiz bu iki kesimin tarihi olarak da değerlendirilebilir.
Yukarıda izahını yapmaya çalıştığım hususlarda tabir-i caizse tonlarca araştırma yapılmış, yüzlerce eser yazılmıştır. Lakin şu an dinlediğim şarkı gibi ülkenin tarihini, sosyolojisini, psikolojisini ve devlet-millet çekişmesini anlatanı var mıdır, bilmiyorum. Dinlediğim öyle zamanlar oluyor ki acı bir tebessüm yüzüme yerleşiyor. Şarkı Mahsun Kırmızıgül’e ait. Şarkının ismi Yoruldum. Şarkının şu parçası günümüzde yaşananlarla birlikte Türkiye’yi anlatıyor tam da:
Ezilmişten yana oldum, sen solcusun dediler
Ülkemi çok sevdim diye sen sağcısın dediler
Namaz kıldım, oruç tuttum
Sen yobazsın dediler
Yoruldum, yoruldım artık
Yorulan sadece Mahsun abi değil aslında. Bu ülkenin evlatları da yoruldu yaşananlardan. Beyhude geçen seneler hepimizi vurdu, hep beraber devrildik. Tefrika ile devirdik kardeşlerimizi. Bunun yanında insanımızı yaftalamalar hala devam ediyor ve biz daha da yoruluyoruz...
Derdimiz büyük, sıkıntımız derin. Lakin her sıkıntının ardından bambaşka fırsatlar zuhur edebileceğine inanlardanım. Bu sürecin milletin sağduyusu lehinde nihayete ereceğini düşünüyorum.
Bir de ülkemin ‘hakiki’ mensupları bizi yormasa...
.
Evet, hepimiz bıktık usandık gün aşırı gelen bu şoklardan, krizlerden, çalkantılardan... Yıllarca siyasette yaprak kıpırdamayan Kuzey Avrupa ülkelerine imreniyoruz
Ahh, biz de bir bakanın bir yolsuzluğunun ya da bir seks skandalının "yılın olayı" olduğu o ülkeler gibi olabilsek, diyoruz. Tek istediğimiz huzur, güven, istikrar içinde kendi işimize bakmak. Ama olmuyor bir türlü; rejim savaşları, çeteler, muhtıralar, darbeler, siyasi cinayetler, krizler, tepemizin üstünde dönen koca bir hortum gibi, kendi küçük özel hayatlarımızla birlikte hepimizi çekip içine alıyor. Doğru, hepimiz artık isyan halindeyiz.
Ama unutmayalım ki, olumlu bir yanı da var yaşadığımız bütün bu altüst oluşların. İstikrarsızlık yaşıyoruz, çünkü eski istikrar bozulmadan, farklı bir düzeyde yeni bir istikrar kurmak mümkün olmuyor. Ve biz artık eski "istikrarı" istemiyoruz. Üstelik bu değişimi hızlı gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü geç başlamışız ve treni kaçırmamak için, gelişmiş dünyayla uygun adım gidebilmek için acele etmemiz şart.
O yüzden de, yetmiş-seksen yıldır biriken reformları son yirmi yılda yapmaya çalışıyoruz ve doğal olarak habire çalkalanıyoruz. Yarın öbür gün Anayasa Mahkemesi Ak Parti'nin kapatma davasını reddetti ve bu krizi atlattık diyelim. Rahat edeceğimizi mi sanıyorsunuz? Hayal kurmayın. Ya hemen ardından hükümet Kürt sorununda radikal bir siyasi atak yaparsa ne olacak?
Birileri vatan elden gidiyor, diye birilerini kışkırtmayacak mı? O birileri de ellerindeki bütün imkanlarla, basın, STK, yargı, Allah ne verdiyse, yeni bir saldırıya kalkışmayacak mı? Ya Ergenekon davası çok rahatsız edici yerlere doğru uzanıyor gibi olursa? Besbelli ki, yine hep birlikte çalkalanacağız, hem de öyle böyle bir çalkantı olmayacak bu. Şu anda rafa kalkan sivil anaya çalışmaları yeniden canlanırsa; 27 Mayıs Anayasası ile kurulan bürokrasi iktidarını kaldırılma yönünde değişiklikler gündeme gelirse, işte asıl kıyamet o zaman kopacak.
Hükümet doğru dürüst bir yerel yönetim reformu yapmaya, devlet personel rejimini değiştirip, tasarlandığı gibi 500 bin kişilik bir "çekirdek memur kitlesi" dışındakileri devlet memuru statüsünden çıkarmaya kalkışırsa, bürokratik iktidar "mevzilerini korumak için" canını dişine takıp direnmeyecek mi? Kıbrıs'ta görüşmeler yeniden başlar ve şimdiye kadar AB üyeliğinin önündeki en önemli engel olan "Kıbrıs sorunu" çözülme yoluna girerse, AB karşıtları'nın elleri armut mu toplayacak? Kısacası daha çok çalkantı yaşayacağız; çünkü daha yapılması gereken çok iş var. Ne var ki, atlattığımız her "kriz"le birlikte aşılanıyoruz; bağışıklık sistemimiz güçleniyor; provokasyonlara karşı daha bir kül yutmaz hale geliyoruz.
Bu süreç ilerleyecek; ama sancılı, ama sancısız... Değişim politikaları halkın büyük kesiminin desteğini alıyor. Devletin bir kesimi de gördü değişim ihtiyacını ama henüz direnen büyük bir kesim var. Sancının azalması büyük ölçüde, devletin içinde daha geniş bir kesimin değişimin kaçınılmazlığını görmesine bağlı. Değişimin gerekliliği ve kaçınılmazlığı, devletin geniş kesimleri tarafından ne kadar çabuk kabul edilir ve içselleştirilirse acılarımız o kadar çabuk son bulacak. O zaman farklı bir düzeyde; yeni bir istikrar kurulacak. Biz de herkes gibi normal bir hayata kavuşacağız.
Fırtına bir türlü durulmuyor. PKK saldırıyor, asker saldırıyor, insanlar ölüyor. Mesele hiçbir yere gitmiyor. Gencecik insanlar ölüyor sadece. Anneleri anadillerinde ağıt yakıyor. 90’lı yılların ortalarına doğru şiddetlenen çatışmalarda sıkça gördüğümüz sahneler bugünlerde tekrarlanıyor. Demek ki o günden beri hiçbir gelişme kaydedememişiz.
Diyarbakır’da yaşanan patlamanın ardından zaten sıcak olan gündem kor haline geldi. Yine ağıtlar ve hiçbir derde deva olmayan söylemler..
Farkında mısınız bu saldırılar yaşama şeklimizi değiştirmeye başladı. Eskiden beri sayıları az diye görmezden geldiğimiz şovenistler artık daha kalabalık bir grup ve daha gür seslerle ülkede birlikte yaşayan halkların arasına nifak tohumları serpmeye çalışıyorlar. Bu hep böyleydi evet. Yeni olan şey ise giderek daha fazla insanın bunlara inanıyor olması. Birlikte yaşayıp, gerektiğinde vatanı korumak için birlikte ölen, aynı sofrayı paylaşan, kız alıp kız veren, birlikte türkü söyleyen, okuyan, yazan, velhasılı Türkiye’de ortak bir kültürden söz edebilir ise bunu birlikte meydana getiren topluluklar birbirlerinden nefret etmeleri için kamçılanıyorlar.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD’de yaşayan insanların, gördükleri herkesten şüphelenmeye başlamasının nedeni de bununla aynı idi. Korku, insanları savunma mekanizması geliştirmeye itiyor ve kendileri gibi olmayan herkesi düşman olarak görmeye başlıyorlar. Bu da Bush gibi adamların işine geliyor elbette. Kendi tahakkümlerini sürdürmek için insanların korkularını kullanıyorlar.
Birkaç saat kadar önce Ankara’da idim. Türk bir arkadaşım tarafından hediye edilen poşumu kaşkol niyetine kullanarak Kürt bir arkadaşım ile Ankara sokaklarını adımladım. Bunca yıldır kullandığım poşu ilk kez ben rahatsız edecek bakışlara maruz kalmamı sağladı. Tedirgin oldum.
Ne oluyoruz?
Dünyanın her tarafında bu oyun oynanıyor. Daha dün yanıbaşımızda, Irak’ta, insanların birbirinden nefret edip öldürmeye başladığını görmedik mi? Daha dün İsrail’e karşı omuz omuza savaşan HAMAS ve El-Fetih bugün birbirlerine düşmediler mi? Dünyanın etkin ülkelerinden biri olmaya doğru giden Pakistan birkaç saldırı ile tamamen güçsüz bırakılmadı mı? Biz bunların hepsini gördük ve bütün bunlar olurken yapmayın siz kardeşsiniz dedik. Bugün aynı şeyleri ülkemizde yaşıyoruz.
Giderek büyüyen ve giderek söylemden çıkıp eyleme dökülen emperyalizm karşıtlığı kanaat önderlerinin canını sıkıyor. ABD karşıtlığının en yoğun olduğu Türkiye’nin daha güçlü bir ülke olmasının engellenmesi elbette emperyalistler için büyük önem taşıyor. Bu ülke yıllarca terör ile
korkutuldu. Bu korkudan beslenen sistem önümüze yasaklar koydu. Sıkı yönetimin lokal uygulaması olan olağanüstü hal kavramından kurtulalı daha kaç yıl oldu ki?
Türkiye’nin geçirdiği değişim evresinin sonunda meydana gelecek büyük açılımların önü yaşayacağımız korkular ile kesilecektir. Polise daha geniş yetkiler, askere daha fazla müdahale izni, insanların yaşadığı korkuların sonucunda kabul ettirilebilir ancak.
Diyarbakır’da yapılan saldırının hedefi, bu ülkedeki kardeşlik müessesesidir. Bu toprakların mayası İslam’dır. İnsanları birbirine bağlayan en önemli etken budur. Misyoner faaliyetlerle, kültürel saldırılarla yapılamayanlar bugün bombalarla yapılmaya çalışılıyor. Her kim olursa olsun –hangi taraf olursa olsun demiyorum çünkü bu ülkede taraf yoktur- bu oyuna gelirse kendi hayatını, yaşama alanını daraltacak demektir. Bu kısır döngü bizi kimsenin evden çıkamadığı, herkesin birbirinden korktuğu günlere doğru götürecektir.Bize düşen dün kardeş olduğumuz insanlarla bugün de kardeş olmamız gerektiğini hatırlamaktır. Hangi dilde yakılırsa yakılsın ağıtlar insanın canını acıtır
EDİP OZAN KARAOĞLU
.